top of page

Tükenmişlik normal değil: Başarı ve yaşama dair bir sorgulama

Güncelleme tarihi: 3 Ağu

Herkes tükenmiş durumda.


Ailene, arkadaşlarına, iş arkadaşlarına şöyle yakından bakıyor musun? Hatta bir zamanlar sana güler yüzle selam veren komşun bile artık dünyaya öfkeyle bakan biri haline gelmiş olabilir mi?


Yoksa sen de mi? Belki sen de tükeniyorsundur.

tükenmişlik yaşayan bir kişinin temsili fotoğrafı

Herkes bir yandan uyarıcılarla ayakta kalmaya çalışırken, bir yandan da kendini oradan oraya sürükleyerek iyice bitkin, yorgun ve içindeki canlılığı yitirmiş gibi hissediyor.


Çünkü hepimiz, bitmek bilmeyen yapılacaklar listesi, sürekli çalan bildirimler ve istemediğimiz ama zorla sırtlandığımız sorumlulukların arasında sıkışıp kalmış gibiyiz.


Ve işin daha da acıklı olan tarafı: Bu durumu “normal” olarak kabul etmeye başlamamız. Oysa bu tam anlamıyla bir felaket.


Sürekli yorgun ve meşgul olmak, modern hayatın bedeli gibi sunuluyor bize. Sanki her an tükenmiş olmak, bir başarı madalyasıymış gibi. “Çok yoğunum” diyoruz. Çünkü değerli olduğumuzu böyle gösterebileceğimize inanıyoruz.


Bir bildirim daha. Yeni bir kriz haberi. Sonra kaydır, kaydır, kaydır... Dopamin arayışı.

Dünya yanıyor. Siyaset bizi parçalara ayırıyor. Kültür savaşları. Sen yanlışsın. O da yanlış. Herkes yanlış. Her şey yalan. Skandal. Manipülasyon. Mahvolduk!


Ve sen bu arada…

Bir yandan bir iş kurmaya ya da geliştirmeye çalışıyorsun. Bir yandan kariyerinde ilerlemeye çabalıyorsun. Ve tüm bunların arasında kendine, çocuklarına vakit ayırmak; aileni aramak ve biraz olsun zihnini toparlamak istiyorsun.

Modern hayatta stres altında sosyal medyada kaydırma yapan insanlar görseli

Peki gerçekten hayat bu mu?

Bizi bu kadar yoran, parçalayan, tüketen şey… Gerçekten yaşamak mı?


Bence tükenmişlik kaçınılmaz bir şey değil. Hayatın doğal bir parçası olmak zorunda da değil. Tükenmişlik, bence sadece bir sonuç değil. Yaşama biçimimizde derin bir bozukluğun, görmezden geldiğimiz bir sistem arızasının çok net bir işareti.


Ve bunun sonucunda, insanlar bu tempoya yetişemediklerinde, sorun kendilerindeymiş gibi hissediyor. Daha fazla enerjiye, iradeye ya da “dayanıklılığa” sahip olamadıkları için kendilerini suçluyorlar.


Ama bu kişisel bir başarısızlık değil, içinde yaşadığımız sistemin yapısal arızası. Hiçbirimiz 7/24 “açık” kalmak üzere tasarlanmadık. Beynimiz her gün binlerce uyarıyı işlemeye uygun değil. Vücudumuz 10 saat boyunca hareketsiz oturmak için yaratılmadı. Ve vücut sürekli stres hormonu salgılarken, bu tempoya uzun süre dayanmak zaten fizyolojik olarak da mümkün değil.


İşletim sistemimiz sınırlarının ötesine itildiğinde “çöküyor.” Zayıf olduğumuz için değil — tam tersine, sistemimiz olması gerektiği gibi çalıştığı için.

Tükenmişliğe, Zihinsel yorgunluğu hayır demeyi anlatan soyut görsel

Bunları düşündükçe şuna varıyorum: Bugünlerde en radikal direniş biçimi... çoğu şeye kulak tıkayabilmek. Bilerek seçmek. Bilerek vazgeçmek.


Zamanını, enerjini ve ruh sağlığını koruyabilmek, artık bir lüks değil. Bir zorunluluk. Ve belki de en büyük cesaret örneği.


Ayrıca tükenmişlik, öyle bir haftasonu tatiliyle ya da bir meditasyon uygulamasıyla geçmiyor. Gerçek çözüm; çalışma, teknoloji, uyku ve dinlenmeyle kurduğumuz ilişkiyi en baştan, dürüstçe sorgulamaktan geçiyor.


Belki de bu noktada şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:

Başarı, günün sonunda ailene ayıracak enerjinin kalması mıdır?

Verimlilik, geçirilen saatle değil de, yapılan anlamlı işle ölçülebilir mi?

Dinlenmek de, çalışmak kadar ödüllendirilse nasıl bir hayat olurdu?


Elbette, hiç durmadan çalışarak da büyük başarılar elde edilebilir. Ama peki ya bunun bedeli? Gerçek başarı, sadece bir şeyleri başarmak mı, yoksa bunu yaparken kendini de yaşatabilmek mi?


Tükenmişlik normal değil. Normal olan, hayatta hissetmek. Hayatı gerçekten yaşamak.





 
 
 

Yorumlar


bottom of page