Sıçrama yanılgısı: Değişim gerçekten büyük bir karar mı gerektirir?
- Deniz Sezen

- 1 gün önce
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 8 saat önce
Geçen cuma akşamı oğlumu yatırdıktan sonra dışarıda yağan kara bakıp, sıcak bir çay eşliğinde güzel bir film izlemeye karar verdim. Netflix’in önerdiği yüzlerce alternatif arasında seçim yapamayınca gözüm daha önce izlediğim 2009 yapımı Julie & Julia filmine takıldı.
Filmi yıllar önce izlemiştim ama bu sefer farklı bir hayat döneminde, farklı bir perspektiften izleyince hikayede bambaşka şeylere takıldım.
Film bittiğinde beklemediğim bir şekilde ilham almıştım. Üstelik gerçek bir hikayeye dayandığını düşününce bununla ilgili yazmak istedim.

Julie & Julia’dan Öğrendiğim Şey
Eğer hikayeye aşina değilseniz, kısaca özetleyeyim:
Julie Powell yoğun ve tatminsiz bir işte çalışıyor. İçinde bir huzursuzluk var ve hayatına nasıl daha fazla anlam katacağını bilmiyor.
Yazmayı sevdiğini biliyor, daha önce yazmayı deniyor ama istediği karşılığı bir türlü bulamıyor.
Bir noktada kendine net bir çerçeve koyuyor ve bir proje geliştiriyor: Julia Child’ın yemek kitabındaki tarifleri bir yıl boyunca her gün pişirmek ve süreci blogunda yazmak.
Bu proje zamanla beklenmedik bir karşılık buluyor. Blog okunmaya başlıyor, ardından kitap anlaşması geliyor ve Julie'nin hayatı bambaşka bir yöne evriliyor.
Filmi keyifle izledim ama film bittiğinde aklımda kalanlar Julie’nin kitabının yayınlanması, ünlenmesi ya da kariyer değiştirmesi değildi.
Beni asıl etkileyen şey Julie'nin başlangıç şekliydi.
Başlangıcın ne kadar sıradan, hatta neredeyse rastlantısal oluşuydu.
Julie işini bırakmadı.
Hayatını dramatik biçimde değiştirmedi.
“Artık şef olacağım” demedi.
Sadece sınırları belli bir deney tasarladı.
Bir yıl.
Her gün bir tarif.
Ve her gün yazmak.
Beni etkileyen şey buydu.

Sıçrama yanılgısı nedir?
Çoğu insan değişimi bir sıçrama olarak hayal ediyor.
Bir gün karar verilecek.
Bir şey netleşecek.
Cesaret gelecek.
Ve hayat değişecek.
Oysa Julie'nin durumu böyle gelişmedi.
Özgüven kazandıktan sonra başlamadı.
Başladığı için özgüveni oluştu.
Ve projesinin belirgin bir yapısı vardı:
Zamanı belliydi.
Çerçevesi netti.
Hayatının yanına eklenmişti.
Ve gerçekti.
İşte çoğumuzun zorlandığı yer tam burası.
Ben buna Sıçrama Yanılgısı diyorum:
Değişimin ancak büyük ve geri dönüşü olmayan kararlarla mümkün olduğuna dair inanç.
Bu yanılgı yüzünden netleşmeyi bekliyoruz.
Özgüven kazanmayı bekliyoruz.
“Doğru zamanı” bekliyoruz.
Oysa gerçekte çoğu durumda bunun tam tersi oluyor.
Özgüven bekledikçe gelmiyor.
Tekrar tekrar özgüvenle temas ettikçe oluşuyor.
Değişim neden burada durur?
İşte değişim çoğu zaman burada duruyor.
Fikir yokluğundan değil.
Cesaretsizlikten de değil.
Her denemeyi kimliğimize dair nihai bir karar gibi gördüğümüz için.
Yeni bir alan mı?
Ya yanlışsa?
Bir iş fikri mi?
Ya tutmazsa?
Bir yön değişimi mi?
Ya insanlar beni artık olduğum gibi görmezse?
Bu yüzden ya yıllarca düşünme modunda kalıyoruz.
Ya da en sonunda birikmişlikle radikal bir kopuş yaşıyoruz.
Ben de yıllar önce böyle bir kopuş yaşadım. Türkiye’deki kurumsal kariyerimi bırakıp Amerika’da iş kurmaya karar verdim.
Bugün dönüp baktığımda, o cesareti yine gösterir miydim?
Evet.
Ama o süreci daha az sarsıcı ve daha bilinçli yaşayabileceğimi bilseydim, bazı adımları farklı atardım.
Çünkü üçüncü bir yol mümkün.

Büyük sıçrama yerine küçük deneme
Ne yıllarca düşünmek.
Ne de her şeyi yakıp sıfırdan başlamak.
Bunun yerine küçük yapılandırılmış denemeler yapmak.
Büyük kararı vermeden önce küçük bir proje tasarlamak.
Kısa.
Somut.
Gerçek bir soruya cevap arayan bir proje.
Ve o projenin sonunda sadece üç şeye bakmak:
Bunu sıkılmadan, düzenli olarak sürdürebileceğimi düşünüyor muyum?
Bunda gerçekten gelişme potansiyelim var mı?
Bunun hayatta gerçek bir karşılığı olabilir mi?
Çünkü bir fikrin heyecan vermesi yetmez.
Asıl mesele, iniş çıkışlara rağmen onu sürdürebilme isteğinin sende olup olmadığıdır.
Bir girişim fikri çoğu zaman ilk fikirle değil, o fikrin tekrar eden versiyonlarıyla oluşur. Denemelerle şekillenir. Zaman içinde sadeleşir. Olgunlaşır.
Ve eğer yukarıdaki üç sorudan en az ikisine güçlü bir “evet” diyemiyorsan, yön değiştirmek de normaldir.
Bu vazgeçmek değildir.
Bu veri toplamaktır.
Julie’nin yaptığı tam olarak buydu.
Bir yıl boyunca her gün küçük ama gerçek bir adım attı.
Düşünerek değil, tekrar ede ede netleşti.
O yüzden ihtiyacımız olan şey her zaman büyük kararlar vermek değildir. Bazen sadece küçük ama sürdürülebilir bir başlangıç bizi hiç beklemediğimiz yerlere taşır.
Küçük bir deneme seç
O yüzden bu hafta büyük adımı aramayı bırak ve kendine;
“Hayatımı değiştirecek doğru adım nedir?” sorusunu değil,
“Yedi gün boyunca sıkılmadan sürdürebileceğim küçük ama gerçek adım ne olabilir?” sorusunu sor.
Cevabı bul.
Ve bir yerden başla.
Her hafta girişimcilik psikolojisi ve fikirden ilk adıma giden süreç üzerine yazıyorum. Büyük kararlar değil, gerçek denemeler konuşuyoruz. Haftalık yazılara katılmak istersen buradan kaydolabilirsin.



Yorumlar