top of page

Sürekli ulaşılabilir olmanın yorgunluğu

Güncelleme tarihi: 6 Eki

Eskiden her an ulaşılabilir olmanın, beni daha sorumlu biri yaptığına inanırdım. O yüzden telefon elimden hiç düşmez, her 2–3 dakikada bir bildirim var mı diye ekrana bakardım.

 

Bu takıntılı rutin, işimin en önemli kısımlarına odaklanmamı neredeyse imkansız hale getirirdi.

 

Ama ben yine de ulaşılabilirliğimle gurur duyuyordum. Sanki hızla yanıt vermek, her şeye anında çözüm bulmak ve hep hazır bulunmak değerimin kanıtıymış gibiydi…


Sürekli ulaşılabilir olmak üzerine bir yazı - elinde iki ekrana birlikte bakan kadın

Gerçekte hiç orada değildim


Zihnim bir anda onlarca konuya dağılmıştı ve hiçbirine tam olarak odaklanamıyordum.

 

Aklım sürekli üzerinde çalıştığım konuyla hemen yanıtlamam gerektiğini düşündüğüm şeyler arasında bölünüp duruyordu.

 

En kötüsü ise, ‘her zaman ulaşılabilir’ olduğumu birlikte çalıştığım herkese benim öğretmiş olmamdı.

 

Gelen taleplere dakikalar içinde yanıt verdiğimden ötürü, insanlara her zaman orada olduğumu öğretmiştim. Akşam 10’da mesajlara döndüğüm için, o saat artık kabul edilebilir hale gelmişti. Ve hafta sonları e-postaları açtığım için, hafta sonlarının iş gününe dönüşmesine şaşırmamalıydım.


Sürekli ulaşılabilir olmak üzerine bir yazı - elindeki telefondan gözünü ayıramayan kadın

Sürekli ulaşılabilir olmanın bedeli


Ama bir noktada artık yeter demeye karar verdim çünkü bu durum aile hayatımı etkilemeye başlamıştı.  Eşimle akşam yemeği yerken sanki yarım yamalak oradaydım.

 

Telefonum hep masanın üstünde, ekranı yukarı dönük bekliyordu. O da bunu biliyordu. Ekran ışığı yanınca, sohbetimizin içinde olmaktan çıkıyor ve kimin bana ne söylemek istediğini merak etmeye başlıyordum.

 

Eşim ofisteki geçen gününden bahsediyordu ve ben başımı sallıyor, “evet evet” ya da “iyiymiş, iyiymiş” diyordum. Ama aslında hiç orada değildim.

 

Başkaları için sürekli ulaşılabilir olmak, hayatında en çok değer verdiğin insanlara yapabileceğin en büyük haksızlıktır. Çünkü onların hakkı olan dikkati, başkalarına vermiş olursun.

 

Bu yüzden sınırlar koymanın zamanı gelmişti. Önce telefonuma sürekli bakmamakla başladım. Ve belirlediğim saatler dışında gelen mesajları bana uygun olan zamanlarda cevapladım. Bana istediği zaman ulaşabilenler yalnızca eşim, ailem ve birkaç yakın arkadaşımdı.

 

Bunu yapmak tek başına bile dikkatimi büyük ölçüde artırdı ama daha fazlasını yapmak istedim. O yüzden e-postalarla devam ettim. E-postalarımı sadece üç kez kontrol etmeye başladım: işe başlarken, gün ortasında ve bilgisayarımı kapatmadan hemen önce.

 

Ardından sosyal medya uygulamalarımın bir kısmını sildim. Kalanları ise sınırladım. Ayrıca sosyal medyayı da daha bilinçli şekilde tüketme kararı aldım.


Her şey acil değilmiş


Elbette yaptıklarım iletişim biçimimde büyük bir değişiklikti ve çalıştığım bazı insanlar bundan pek de memnun olmadı.

 

Ama zamanla önce ben, sonra da o “acil” talepleri yapanlar şunu fark etti: Her şey acil olamazdı, “küçük sorular” bekleyebilirdi ve bir mesaja altı saat sonra cevap verdiğim için dünya kimsenin —özellikle de benim— başına yıkılmıyordu.

 

Ve hatta şunu da gördüm: İnsanlara cevap vermezsen, çoğu zaman kendi başlarının çaresine bakıyorlardı. Daha az ulaşılabilir olmanın avantajlarından biri de buydu.

 

Sürekli ulaşılabilir olmak üzerine bir yazı - ekransız birlikte akşam yemeği yeme görselini anlatan yazı

Değerli olanı geri aldım


Eşim ve oğlumla yemek masasında yaptığımız gerçek sohbetler, odaklı çalışma seansları, arkadaşlarımla gerçekten vakit geçirebildiğim saatler, akşam gibi hissedilen akşamlar ve okunmamış mesajların yarattığı kaygı olmadan geçen zaman…

 

Sonunda şunu fark ettim: Sürekli ulaşılabilir olmak insana değer katmıyor; sadece yorgunluk ve dikkat dağınıklığı getiriyor.

 

Gerçek yaşam önemli anlarda bütünüyle orada olmaktan ve dikkatinizi tek bir şeye verebilmekten geçiyor.

 

O yüzden size de öneriyorum: Bildirimlerinizi kapatın.

 

Gerçekten önemli olanlar, siz hazır olduğunuzda zaten orada sizi bekliyor olacak.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page