top of page

Yıllardır Çalıştığın Şirkete Kazandırıyorsun. Peki Ya Kendine?

"Bilgim, deneyimim, emeğim — yıllardır çalıştığım şirkete para kazandırıyor. Peki tüm bunlar bana da kazandırır mı? Bu mümkün mü?"

 

Bu, yakın çevremden ve danışmanlık yaptığım, eğitimlerime katılan katılımcılardan en çok duyduğum soru.

 

Bu sorular aslında genelde alt metinde şuna işaret ediyor: "Benim bilgim, deneyimim tek başına para kazanmak için yeterli değil. Ancak bir şirkette ya da kurumda, işin bir parçasını yaparak para kazanabileceğimi düşünüyorum."

 

Bu varsayımı birkaç açıdan sorgulamak istiyorum.


Kurumsal deneyimini kendi işine dönüştürmeyi düşünen kadın

Bu İnanç Bize Öğretildi


İlk anlaşılması gereken şey şu:

Bu inanç büyük ölçüde bize öğretildi. Anne babalarımız bizi: iyi bir şirkete gir ya da memur ol; orada çalış ve orada güvende ol diye yetiştirdi.

 

Çünkü onların hayatı için bu gerçekten işe yarıyordu — okuldan mezun olunca işe giriyorlardı, emekliliğe kadar aynı işte, hatta aynı şirkette güvenli işlerinde çalışarak düzenlerini sürdürebiliyorlardı. Yani “güvenli”nin gerçekten güvenli olduğu bir dünyada yaşıyorlardı.  

 

Ama maalesef artık böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Yirmi, otuz yıl önce geçerli olan çalışma modeli bugün aynı güvenceyi sağlamıyor.

 

Tabii, dünya değişti derken, değişimin bir kısmının da bizim lehimize olduğunu söylemek istiyorum. Bir zamanlar yalnızca kurumların erişebildiği kaynaklar — kitlelere ulaşmak, bilgi üretmek, müşteri bulmak, görünür olmak — artık kişisel hayatımızda da var.

 

İnternet, akıllı telefon, dijital araçlar. Bunları yalnızca başkasının işi için değil, kendi kariyerimiz ve tasarlayacağımız iş için de kullanmak mümkün.


Beynin Seni Nasıl Durduruyor?


İkinci fark edilmesi gereken şey şu:

Beynimiz her zaman halihazırda inandığın şeyi destekleyecek kanıtlar bulacak.

 

“Bilgimi, deneyimimi ve heyecanımı çalıştığım işyeri dışında değerlendirmek mümkün değil” dersen, beynin büyük bir hevesle dışarı çıkıp buna kanıt toplar. Başarısız işleri, eski işine dönmek zorunda kalan kişileri fark eder.

 

Ama bu, nesnel bir gerçek olduğu için değil; beynin o kanıtları araması için programlandığı için böyle oluyor. Tam tersi örnekler de kesinlikle az değil — sadece beynin onları görmesi için yönlendirilmesi gerekiyor.

 

Bu durumun panzehiri ise farklı kanıtlar toplamayı bilinçli bir seçim haline getirmektir. Bilgi, deneyim ve öğrendiklerinin değerini fark edip bunlardan geçimini sağlayan insanlara dikkat etmeye başlamaktır. Onların hikâyelerini okumak, podcast'lerini dinlemek ve onları takip etmektir.

 

Kendini var olanın sınırlarını pekiştiren değil, neyin mümkün olduğuna dair algını genişleten insanlarla çevrelemektir.


Referans Noktası Olarak Aldığın Maaş Ne Kadar Güvenli?


Üçüncü fark edilmesi gereken şey de para meselesidir.

"O işi yaparak yeterince kazanamam" derken, çoğu zaman kurumsal maaşı sabit bir referans noktası olarak alıyoruz.

 

Ama referans noktası olarak aldığımız maaşlı işimizin de düşündüğümüz kadar sağlam olmadığını hep göz ardı ediyoruz.

 

Çünkü biz güvenli sandığımız "o işimizde çalışırken", şirketler bütçe kesintisine gidebiliyor. Strateji değiştiriyor. Yeniden yapılanmaya gidiyor. Yapay zeka sayesinde artık iş gücümüzün %25'ine ihtiyaç duymuyoruz diyebiliyor.

 

Ve bu kararlar verilirken masada genellikle gerçek kişiler, hayatlar değil, Excel'de oluşturulmuş harcama kalemleri konuşuluyor.

 

Yani karşılaştırma yapılan zemin sabit ve güvenli değilse, o karşılaştırmadan çıkan hesap da sağlam ve güvenli olmuyor.


 Kurumsal hayattan girişimciliğe geçişte yeni bir başlangıç

İmkânsız ile Henüz Bilmiyorum Arasındaki Fark


Ve son olarak: "Bu bilgiyle, bu deneyimle kendi başıma bir şey kuramam" cümlesinin içinde saklı dile dikkat etmek gerekiyor.

 

Ne kadar kesin duyuluyor, değil mi? Ne kadar emin. Ne kadar mutlak. Bu beynin en sevdiği numaralardan biri.

 

Kendi ürettiğimiz bu tarzdaki argümanlar kulağa son derece mantıklı ve gerçekçi geliyor. Ama bu argümanlar çoğunlukla ikna edici kılığa bürünmüş korkudan başka bir şey değil.

 

Çünkü bu düşünceye inandığımızda tam olarak bulunduğumuz yerde kalıyoruz.

Güvende. Tanıdık bir yerde. Öngörülebilir bir düzende. Ki bu tam olarak beynimizin hayatta kalma içgüdüsünün istediği şeydir.

 

Oysa gerçekçi düşünmek için aslında bundan çok daha açık görüşlü olmak, konulara sorgulayarak ve merakla yaklaşmak demektir.

 

Mesela gerçekçi düşünmek şöyle duyulur:

"Bu işi yapmak zaman alabilir. Peki bu işi nasıl mümkün kılabilirim?"

 

Açık görüşlü olduğumuzda hüküm vermek yerine soru sorarız. Hemen istifa edip, şirket kurmaya karar vermesek de, belki bir yan proje olarak başlarız. Belki hâlâ çalışırken yandan geliştirilen bir iş fikri ortaya çıkarırız. Dramatik bir sıçrama yerine kademeli bir geçiş yapmayı seçeriz… 

 

Amaç, her şeyin kolay olacağına kendini inandırmak değildir.

Amaç, "henüz nasıl yapacağımı bulamadım" ile "imkânsız" arasındaki farkı karıştırmayı bırakmaktır.


Çünkü bu ikisi birbirinden çok farklı düşünce biçimleridir.



Kurumsal deneyimle kendi işini kurabilir misin?


Evet, mümkün. Ancak bunun için bilginin yalnızca bir kurumun içinde değil, doğrudan sana ait olduğunu fark etmen gerekiyor. Yıllarca şirkete kazandıran aynı bilgi ve deneyim, doğru çerçevelendiğinde bağımsız bir iş için güçlü bir başlangıç noktasıdır.


Bu geçişin zihinsel tarafını merak ediyorsan, daha önce bunu ayrıca yazdım: [Kurumsal hayattan girişimciliğe geçiş: Kimsenin bahsetmediği gerçekler]



Her hafta girişimcilik psikolojisi ve fikirden ilk adıma giden süreç üzerine yazıyorum. Büyük kararlar değil, gerçek denemeler konuşuyoruz. Haftalık yazılara katılmak istersen buradan kaydolabilirsin.


 

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page