top of page

İstediğin her şey mahcubiyetin öte tarafında

Yeni bir projeye başlamayı, bir iş kurmayı ya da içerik üretmeye başlamayı düşündüğünde, çoğu insanda tekrar tekrar ortaya çıkan bir korku var.

 

Başarısızlık korkusu değil.

Belirsizlik korkusu bile değil.

Kendini ortaya koyma korkusu.

Görünür olmak.

Yargılanmak.

VeO mahcup eden “acemilik” hissi.


Doğru zamanı beklemek neden bu kadar tanıdık geliyor?


Yıllarca eşim Çağlar bana durup durup şunu söyledi:

“Deneyimlerini bir yerlerde, bir şekilde anlatmalısın.”

 

Ben de her seferinde son derece makul cevaplar verdim.

 

Çok zaman alır.

Yoğun bir gündemim var.

Hem ben yazabilir miyim ki?

Video çeksem, kamera karşısında konuşabilir miyim ki?

 

Ama gerçek şu ki mesele aslında zaman değildi.

Format değildi.

Strateji hiç değildi.




Girişimcilik deneyimimi ve bu yolculukta öğrendiklerimi anlatarak da başka bir iş kurabileceğim fikrini erteledim; çünkü bununla birlikte gelen şeyleri hissetmek istemiyordum.

 

Gerginliği.

Kendinden şüphe etmeyi.

Kafamın içinde dönüp duran “sen kim oluyorsun?” cümlesini.

Acemilikten gelen o rahatsızlığı.

 

Bir noktada bahanelerim tükendi.

Ve sonunda bir yerden başladım.

 

Yazılar yazdım.

Videolar çektim.


Mahcup eden acemilik hissinin içinden geçince ne olur?

 

Şaşırtıcı olan şuydu: Paylaştıklarım sadece harika insanları bu topluluğa getirmekle kalmadı, ben üretmekten gerçekten keyif almaya da başladım.

 

Ama bu durumun en iyi tarafı ürün, hizmet satmak; büyümek, erişim ya da topluluk oluşturmak falan değildi.

 

En iyi tarafı, en büyük korkularımdan birinin içinden geçmiş olmamdı.

Ve bence bundan daha özgürleştirici bir şey yok.

 

Dönüp baktığımda, buna benzeyen o kadar çok an görüyorum ki hayatımda.

Konuşma fırsatlarından kaçtığım zamanlar…

 

Yapamayacağımdan değil; öncesinde duyacağım gerginliği yaşamak istemediğimden.


Zor profesyonel konuşmalardan kaçtığım zamanlar…“fazla” hissetmekten,“yeterince nazik” görünmemekten,“yeterince uzman” algılanmamaktan kaçınmak için.


Hepimiz bunu yapıyoruz.



Mahcubiyet yanlış yaptığının değil, öğrendiğinin işaretidir

 

Bu durumlar dışarıdan bakınca erteleme gibi görünür; zaman yokmuş gibi hissederiz, hazır değilmişiz gibi gelir.

 

Ama altında çoğu zaman daha basit bir şey vardır:

Hissetmek istemediğimiz, kaçtığımız bir duygu.

 

Ve o duygudan kaçınmak, fark ettirmeden hayatımıza yön verir.

 

Sana şöyle bir çerçeve önermek istiyorum:

O mahcup eden acemilik hissi, yanlış yaptığının işareti değil.Öğrendiğinin işareti.

 

Bir de iki tür mahcubiyet var:

 

Bedeninde hissettiğin o anlık mahcubiyet…

Ve bir de zihninin ürettiği “hayali mahcubiyet”; başkalarının seni, gerçekte olduğundan çok daha fazla yargıladığını düşündüğün hal.

 

Ama bir şeyi iyi yapmanın tek yolu, önce onu “kötü” yapabilmektir.

 

İlk yazılarımın ve videolarımın bir kısmına bakıp utanıyorum.

Ve bir kısmı hala olduğu yerde duruyor.

 

Rahatsızlığa rağmen görünmeye cesaret ettiğimin ve sürdürülebilir olduğunda bunun nasıl karşılık verdiğinin bir kanıtı gibi.




Doğru zamanı beklemek yerine atılabilecek ilk küçük adım


Özgüven, kendini ortaya koymadan önce gelmez.

Özgüven, kendini ortaya koyduğun için gelir.

 

Korkusuz olmana gerek yok.

Pürüzsüz, kusursuz görünmene gerek yok.

O mahcup eden hissi sıfırlamana gerek yok.

 

Sadece onun içinden yürümeye razı olman gerekiyor — her seferinde küçük bir adımla.

 

Eğer kendini ortaya koymak, fikirlerini kafanın içinde kilitleyen şey olduysa şunu bilmeni isterim:

 

Geride değilsin.

Eksik değilsin.

Ve kesinlikle yalnız değilsin.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page