Vazgeçmenin dayanılmaz hafifliği: Kendi başarı tanımını yapmak
- Deniz Sezen

- 3 Ağu
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 Ağu
Zengin insanların hayatlarının neden bu kadar ilgimizi çektiğini hiç düşündünüz mü?
Çünkü onların “harika” hayatlar yaşadıklarına inanırız. Ve biz, yani ‘normal’ insanlar, onların sahip olduklarına hiçbir zaman ulaşamayacakmışız gibi hissederiz.
Yatlar, katlar, hizmetçiler...
Prestijli işler…
Banka hesabında harcanamayacak kadar para…

Kısacası, çoğu insan “iyi bir hayat” deyince, her şeye sahip olmayı anlıyor. Ama ben böyle düşünmüyorum ve çok daha farklı bir hayat istiyorum.
Daha az çalışıp anlamlı işler yapmak,
Ailem için kendimi güvende hissedecek kadar para kazanmak,
Gerçek sorunlara çözüm üretmek,
Düşündüren kitaplar okumaya zaman ayırmak,
Yeni şeyler öğrenmek ve deneyimlemek, uzun seyahatlere çıkmak,
Sevdiklerimle birlikte kaliteli vakit geçirmek…
Ve aynı zamanda hiçbir işe yaramayan toplantılardan uzak durmak,
Beni heyecanlandırmayan projeleri reddetmek,
Dışarıdan havalı görünen ama içten içe boğan işlere “hayır” diyebilmek.
Bunları söylediğimde insanlar garip bir şekilde rahatsız oluyor ve böyle yaşamanın imkansızmış bir fikir olduğunu savunuyorlar.
Bu tepkileri görmek bana hepimizin başarıya dair kabullenilmiş bazı kalıpları olduğunu gösteriyor. Ve bu kalıplar sarsıldığında insanlar huzursuz hissediyor.

Gelen tepkiler genelde ikiye ayrılıyor:
Birinci grup – Hırslılar: Hayatı başarılarla ölçen, sürekli “daha fazlasını” isteyenler.
“Hayat böyle yaşanmaz. Daha faydalı olmalı, daha çok çabalamalısın.” diyenler
İkinci grup – Karamsarlar: Daha denemeden vazgeçmiş olanlar.
“Kolay gelsin ama böyle bir hayat kurabileceğini düşünmek bile ayrıcalık.” diye düşünenler.
Aynı vizyona gösterilen tamamen zıt tepkiler. Peki ben bu grupları nereden biliyorum? Çünkü her ikisinde de bulundum.
Zamanında ben de hayata başkalarının gözünden bakıyordum. Hırslı olduğum dönemlerde bu tarz bir yaşam bana “azla yetinmek”, karamsar olduğum dönemlerde ise “erişebileceğimden fazlasını istemek” gibi geliyordu.
Ve iki taraftayken de diğerini anlamam mümkün değildi.
Çünkü kendi seçimlerimi savunmaya o kadar odaklanmıştım ki başka bir yolun varlığına inanamıyordum.

Farklı bir yolu seçip, o seçimle mutlu olan insanları görmek ise tehdit gibi hissettiriyordu. Çünkü birileri “başka bir yol” ile mutluysa, bu durum sonsuz koşturmanın aslında o kadar da gerekli olmadığını gösteriyordu.
Bu da hiç hoşuma gitmiyordu. “Ben neden istediğim hayata ulaşamıyorum?” sorusunu sorduruyordu bana.
Çoğumuz, neyin bizi mutlu edeceğini hiç sorgulamadan yıllarca çalışıyoruz. Gerçekte ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için para kazanıyoruz. Başkalarının “başarı” tanımının peşinden koşarken, kendi tanımımızı hiç oluşturmuyoruz.
Ve ne istediğimizi bilmediğimizde, herkesin istediğini istemeye başlıyoruz.
Bir süre önce şöyle bir egzersiz yaptım:
“Hayalimdeki sıradan bir Pazartesi günü nasıl geçerdi?” diye sordum kendime.
Ve yazdıklarımın, yaşadığım gerçek Pazartesilerden ne kadar farklı olduğunu gördüm.
Egzersizin sonunda şunu anladım: Bir gününün nasıl olmasını istediğini netleştirdiğinde, ona göre bir hayat kurmaya başlayabilirsin.
Belki de iyi bir hayat, her şeye sahip olmakla ilgili değildir. Sadece doğru şeylere sahip olmakla ilgilidir.
Ve belki de en önemlisi, geri kalan her şeye “hayır” diyebilme cesaretidir.



Yorumlar